top of page

CENNET BİR KÜTÜPHANE OLMALI


A. Semih İşevi
A. Semih İşevi

Dünya Kupası maçlarını izlemek bugünlerde bana garip bir mutluluk veriyor. Ülkemin takımı gruplardan çıkamasa da, Arjantin’in sahadaki ritmini izlemekten kendimi alamıyorum. Messi’nin yaşına rağmen hâlâ oyunun içine sızan o zarif zekâsı, tribünlerin uğultusu, mavi beyaz formaların taşıdığı tutku. Bütün bunlar bana uzak ama tanıdık bir duygu hissettiriyor. Belki artık bu kıtada yaşıyor olmamdan, belki de Buenos Aires’i bir gün görme ihtimalinin bana eskisinden daha yakın gelmesinden.


Ama galiba mesele sadece futbol değil.


Çünkü benim zihnimde bir kütüphaneci olarak Arjantin denince futboldan önce Jorge Luis Borges canlanıyor. Bazı yazarlar yalnızca kitap yazmaz; düşünme biçimimizi değiştirir. Borges benim için onlardan biri. Onu ilk okuduğum zamanı hâlâ hatırlıyorum. Sanki bir öykü değil de sonsuz raflarla örülü görünmez bir koridorda yürüyordum. Her cümle başka bir kapıya açılıyor, her metafor insanın zihnini biraz daha derine çekiyordu. Bir kütüphaneci olarak Borges’i okumak ise bambaşka bir deneyimdi. Çünkü onun metinlerinde kütüphane yalnızca bir mekân değil; hafızanın, sessizliğin ve insanlığın kırılgan bilgisinin evidir.


Borges’in hayatı da biraz böyle başladı aslında. Babasının geniş kitaplığı onun ilk evreniydi. Daha çocuk yaşta kitapların arasında dolaşırken, belki de gelecekte bütün yaşamını belirleyecek o sessiz ilişkiyi kuruyordu. Bazı insanlar çocukluğunu sokaklarda geçirir; Borges ise rafların arasında büyüyen şanslılardandı. İngilizceyi annesinden, sonsuzluğu kitaplardan öğrendi.


Sonra hayat onu Avrupa’ya, dillere, metinlere, çevirilere götürdü. Ama yolun sonunda yine kütüphaneler vardı. Buenos Aires’e döndüğünde artık kitaplarla kurduğu bağ yalnızca okurluk değildi; korumak, düzenlemek ve aktarmak gibi daha derin bir sorumluluğa dönüşmüştü.


Görmeyen bir kütüphane müdürü. Bu cümlenin ağırlığına her düşündüğümde yeniden kapılıyorum; yazarken bile içimde hafif bir sarsıntı hissediyorum. Görme yetisini kaybetmeye başlayan Borges ne hissediyordu acaba? Dünyası kitaplarla çevriliyken, ışığın yavaşça çekildiği o anlarda kelimeler ona nasıl görünüyordu? Belki de karanlık, onun için bir eksiklikten çok, başka bir tür görmenin kapısıydı.


Tam da bu kırılma anının arkasında, Borges’in mesleki yolculuğu duruyor. 1955’te Arjantin Ulusal Kütüphanesi’nin müdürlüğüne atandığında, babası ve amcası gibi o da görme yetisini kaybetmeye başlamıştı. Göreve gelişinden yalnızca birkaç ay sonra neredeyse tamamen karanlığa gömüldü ve sonraki on dokuz yılını artık okuyamadığı yaklaşık bir milyon kitabın başında geçirdi.


Ulusal Kütüphane’den önce, Buenos Aires’in Almagro semtindeki Miguel Cané belediye kütüphanesinde çalışmış; 1937’den 1946’ya kadar kataloglama işi yapmıştı. İşini o kadar hızlı bitiriyordu ki kalan zamanını bodrum katındaki küçük bir odada yazarak geçiriyordu. Ficciones ve El Aleph gibi başyapıtların o bodrumda doğmuş olması, insanın kaderini bazen en sessiz odaların belirlediğini gösteriyor. Okuyarak ve yazarak geçirilen bir ömürde görme yetisini kaybetmek ne kadar hazin bir durumsa, o karanlığın içinden böylesine ışıklı metinler çıkarmak da bir o kadar büyüleyici.


Körlüğü ilerledikçe Borges’in dünyası küçülmedi; aksine büyüdü. Renkleri kaybettikçe kelimeler derinleşti. Görme yetisini yitirirken hafızası başka bir ışık kazandı. Belki de bu yüzden onun kütüphane fikri hiçbir zaman yalnızca raflardan ibaret olmadı. Borges için kütüphane evrenin kendisiydi. Sonsuz, karmaşık, düzenli ama aynı zamanda kaotik bir labirent.


Babil Kütüphanesi, hayal gücünün sınırlarını zorlayan büyüleyici bir öyküdür. İlk okuduğumda bunun yalnızca fantastik bir metin olmadığını hissetmiştim. Bu his zamanla değişmedi, aksine derinleşti. Borges’in kurduğu bu kütüphane, sonsuz sayıda altıgen odadan oluşur. Her odada aynı düzenle yerleştirilmiş kitaplar bulunur. Bu kitaplar aynı sayıda sayfadan oluşur ve her biri belirli bir kombinasyon içinde dizilmiş rastgele karakterleri barındırır. Bu yüzden kütüphane, aslında evrendeki tüm olası kitapları içerir. Anlamlı metinleri de tamamen saçmalık ve anlamsızlığı da.


Borges, bu kurguyla bilgiye erişimin sonsuzluğunu ve aynı zamanda karmaşıklığını anlatır. Kütüphanede yaşayanlar, anlamlı bir kitap bulma umuduyla ömürlerini harcarlar. Ama çoğu zaman bu arayış sonuçsuz kalır. Her şeyin yazılı olduğu bir yerde, anlamlı olanı bulmak neredeyse imkânsız hale gelir. Bilginin bolluğu, erişimi kolaylaştırmak yerine onu daha da zorlaştırır. Bu öykü, bilgiye ve anlam arayışına dair derin bir alegoridir. Her şeyin yazılı olduğu bir evrende gerçekten değerli olanı bulmak, rastlantının ve kaosun içinden anlamı çekip çıkarmak insanlığın en büyük çabalarından biridir. Borges’in metni, bilgi çağından çok önce yazılmış olmasına rağmen, bugün hâlâ aynı soruyu sordurur. Bilgi çoğaldıkça anlam gerçekten artar mı?


Bugün dijital çağda yaşıyoruz. Sonsuz veri akışının içindeyiz. Her şey erişilebilir gibi görünüyor ama aynı anda her şey daha karmaşık hâle geliyor. Borges’in yıllar önce kurduğu o sonsuz kütüphane metaforu bazen bana internetin kendisini hatırlatıyor. Bilgi çoğaldıkça gerçeğe yaklaşmak değil, bazen onu kaybetmek daha kolay oluyor.


Tam da bu noktada, internetin doğası üzerine düşünürken kendimi sık sık Borges’in Babil Kütüphanesi’yle karşılaştırma yaparken buluyorum. İnternet, insanlığın bilgisini kodluyor; ama insanlığın bugüne kadar ürettiği tüm bilgiyi içermiyor. Şu anda üretilenlerin tamamını da kapsamıyor, gelecekte üretilecek olanları hiç. Borges’in hayal ettiği o sonsuz kütüphanenin anlamlı kısmıyla internetin içerdiği bilgi arasında hâlâ aşılamaz bir açıklık var. Bu açıklık zamanla daralacak belki, ama hiçbir zaman tamamen kapanmayacak. Çünkü anlamlıyla anlamsız arasındaki farkı tanımlayan, her çağda olduğu gibi, yine insan olacak. Bilginin ne olduğuna, neye dönüşeceğine ve neyin değerli sayılacağına karar veren hep insan zihni olacak.


Tüm bu düşünceler zihnimde birbirine karışırken, kendimi yine aynı yerde buluyorum. Bilginin sonsuzluğunda yolunu arayan insanın yanında. Belki de bu yüzden kütüphanecilik mesleğini hiçbir zaman yalnızca teknik bir iş olarak göremedim. Benim için kütüphaneci olmak, aynı zamanda insanın ve kurumların hafızasını sessizce koruyan nöbetçilerden biri olmak demek. 


Otuz yıl boyunca Cumhuriyet’in en değerli kazanımlarından biri olan kurumun fiziksel ve dijital arşivini erişilebilir kılmak, koleksiyonların karanlıktan ışığa çıkışına tanıklık etmek, mesleki açıdan hem tatmin edici hem de derinden mutluluk veren bir süreçti benim için. Arşivlerin tozundan, kart kataloglardan veri tabanlarına uzanan bu yolculukta bilginin her hâline dokunmak, kurum hafızasını korumanın büyük bir sorumluluk olduğunu bana her gün yeniden hatırlattı.


Tekrar Borges’e dönelim. Kum Kitabı bende her zaman tuhaf bir duygu bırakmıştır. Sonu olmayan o kitabı düşündükçe bazı metinlerin gerçekten bitmediğine inanıyorum. İnsan bir kitabı rafa kaldırabilir ama bazı cümleler zihnin içinde yaşamayı sürdürür. Belki de bu yüzden kütüphaneleri seviyorum. Çünkü onlar yalnızca kitapların saklandığı yerler değil; insanların unutamadığı düşüncelerin sessiz evidir.


Sanki her kitap aynı şeyi fısıldıyor: “Düzenle, koru, aktar. Çünkü bilgi insanlığın en kırılgan mirasıdır.”


Bazen geceye yakın saatlerde kütüphanemin rafları arasında dolaşırken Borges’in kitaplarını düşünürüm. “Babil Kütüphanesi”nin sonsuz koridorlarıyla “Kum Kitabı”nın bitmeyen sayfaları birbirine karışır zihnimde. O an kütüphanem bana yalnızca bir çalışma alanı gibi görünmez. Daha çok insanlığın belleğini taşıyan büyük ve sessiz bir evrenin küçük bir parçası gibi gelir.

Ve bazen insan, rafların arasında gezinirken cennetin nasıl bir yer olabileceğini düşünmeden edemiyor. Ömrünün çoğunu bu meslekte geçirmiş bir kütüphaneci olarak, ölünce cennete gider miyim bilemem ama yaşarken ve bu mesleği yaparken - kitapların arasında zaman, sonsuzluk, kimlik ve gerçekliğin doğası üzerine düşünürken - cenneti çoktan yaşadığımı söyleyebilirim.


Bu yüzden Borges’i anlıyor, ona katılıyor ve içimden aynı cümleyi tekrar ediyorum. 


Cennet bir kütüphane olmalı.


bottom of page