KONFOR ALANINI TERK-İ DİYAR ETMEK
- TKD Istanbul Subesi
- 10 Haz
- 3 dakikada okunur

"Kalkalım şu rahat koltuklarımızdan; minderler orada otura otura dümdüz oldu. Ayaklarımıza da beynimize de biraz kan gelsin. Çıkalım şu konfor denilen odalarımızdan..."
“Konfor alanı” tabirini duyduğumdan beri sürekli üzerinde düşünür, her vesileyle bu alandan çıkmak için elimden geleni yaparım.
Sürekli gezdiğim yerleri, sürekli okuduğum kitapları ve sürekli çalıştığım konuları değiştirmeye çalışırım.
Bu sene ilk defa bir tur aracılığıyla Balkanlar’ı gezme fırsatım oldu. Bu gezi sırasında deneyimlediğim şeyler başlı başına bir yazı konusu; ama burada da ucundan kıyısından değinmek isterim.
Kendimce doğru kabul ettiğim pek çok şeyin bu tür geziler sırasında hiç de öyle olmadığını fark ettim. Bunun yanında, belki de kitaplarda bile rastlayamayacağım birçok yeni bilgiye rehberler sayesinde erişebildim. Örneğin, Bosna Hersek’in canını burnundan getiren Sırpları gözümde o kadar kötü bir yere konumlandırmışım ki Mostar Köprüsü’nün yıkılışından da yıllardır onları sorumlu tutuyordum. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Meğer Sırplara göre daha ılımlı gördüğüm Hırvatlar yıkmış Mostar Köprüsü’nü. Tarihi bir köprüyü yıkacak kadar barbar davranan Hırvatlar, bir de utanmadan Mostar’ı bombaladıkları tepeye koca bir haç yerleştirmişler, üstelik bunu bir marifetmiş gibi sunmuşlar. Bu gezi sayesinde bunun gibi pek çok bilgiyi heybeme kattım.
Okuduğum kitaplar üzerinden de konfor alanımı rahatlıkla eleştirebilirim. Eskiden hep aynı türde kitaplar ve benzer yazarlar okurken, zamanla kabuğumun dışına çıkmayı da önemsedim. İlk başlarda sıkılıp bıraktığım türler ya da konular oldu; ama bunu da Kitap Kulübü sayesinde aştım. Kitap Kulübünde, kendimce sürekli ertelediğim ve bir türlü elimin varmadığı kitaplar, moderatör olmamın verdiği sorumlulukla adeta bir ders kitabı gibi rahatlıkla okunur hâle geldi. Örneğin bir Orhan Pamuk romanı, borsayla ilgili bir kitap, bir piyes, Ayrıntı Yayınlarından çıkan bir eser ya da Virginia Woolf, Samuel Beckett ve James Joyce gibi zor okunan yazarlar...
Aşağıda bu kitaplardan bazılarını paylaşmakta da bir beis görmüyorum:
Mrs. Dalloway / Virginia Woolf
Hayatın Gizli Hazları / Theodore ZeldinNikomakhos’a
Etik / Aristoteles
Uygarlıkların Batışı / Amin Maalouf
Veba Geceleri / Orhan Pamuk
Murphy / Samuel Beckett
Venedik Taciri / Shakespeare
Körleşme / Elias Canetti
Dublinliler / James Joyce
Gülün Adı / Umberto Eco
Fahrenheit 451 / Ray
BradburyTatar Çölü / Dino Buzzatiİ
nsanın Anlam Arayışı / Viktor E. Frankl
Osmanlı’nın Para ile İmtihanı / Mehmet Kuru
Yumuşak Güç / Joseph S. Nye Jr.
Düşüncenin Coğrafyası: Doğulular ile Batılılar Nasıl ve Neden Birbirinden Farklı Düşünürler? / Richard E. Nisbett
Oburcuğun Edebiyat Kitabı / Selim İleri
Bir Borsa Spekülatörünün Anıları / Edwin Lefèvre
İyilik Üzerine / Adam Phillips & Barbara Taylor
Kendi konfor alanımı zorladığım gibi kulüp üyelerini de bu uğurda zorladığım için bir taşla birkaç kuş vurmuş oluyorum.
Gelelim beni en çok geliştiren konuya. Üzerinde çalıştığım alanların dışına çıkmamı sağlayan hücre arkadaşım Bahar Biçen Aras’a öncelikle bir teşekkür borçluyum. Beni davet ettiği toplantılar sayesinde şimdiye kadar adını duyduğum ama pek de yakından ilgilenmediğim, hemhâl olmadığım konulara yelken açma fırsatı buldum.
Örneğin bir toplantıda “Bilimsel İletişim’le ilgili bir sunum yapar mısın?” sorusuna hiç tereddüt etmeden “Evet” deyip telefonu kapattıktan sonra, sanki hayattaki tek meselem bilimsel iletişimmiş gibi bütün dikkatimi bu konuya yöneltiyordum.
Yakın zamanda kendisinden bir davet daha aldım. Bu kez konu post-truth idi. Bu kavramı duyar duymaz zihnimde ona geniş bir yer açıp post-truth ile ilgili karşıma çıkan her bilgiyi sınıflandırmaya başladım. Okumalar yaptım, yeni yazarlar tanıdım, konunun bizimle olan ilişkisini anlamaya çalıştım ve dahası, Yalın Alpay gibi çok önemli bir düşünürü hayatıma kattım.
Sizin anlayacağınız, belli bir birikimden sonra hiç ilginiz olmasa bile size teklif edilen bir konuyu gözü kapalı kabul edip ardından yoğun bir şekilde o konu üzerinde çalışmak, insanı konfor alanından öyle bir çıkarıyor ki geriye dönüp baktığında konfor alanının adeta yeni bir ülkeyi daha fethederek sınırlarını genişlettiğini görebiliyorsunuz. Yeni yerler keşfetme ve bilgi gibi yeni ganimetler elde etme arzusunun sonunda umarım bu sürecin duraklama, gerileme ve çöküş dönemlerini hiçbir zaman yaşamam.
Sözün kısası, üşengeçlik bütün kötülüklerin anasıdır. Üşenmeyelim, tembellik yapmayalım. Kalkalım şu rahat koltuklarımızdan; minderler orada otura otura dümdüz oldu. Ayaklarımıza da beynimize de biraz kan gelsin. Çıkalım şu konfor denilen odalarımızdan. Keşfedilecek dünya kadar yeni yer ve öğrenilecek dünya kadar yeni bilgi var.



